KARŞI KOLTUK
Nefes borumuzdan içeri aldığımız her milim rengarenk bilirim
ama ölümün kaç rengi var bilmiyorum…
Her gidişte göz
kapaklarındaki çöküş, ortadan ikiye ayrılmış yorgun ve bir o kadar da ruhunu
kırık uçlarında yaşatan bir günde aklaşan saçlar, ojesiz ve çelimsiz tırnaklar.
Küçük bir tebessüm ile bile sızlanan şakaklar…
Kendini iyi hissettirecek
her şeyden sıyrılış…
Uzun süre
böyle gidecek sanırım, bugünden önce gri sandığımız bütün bir hayat gri sandığımızdan
daha da pembe…
Patlamış ve
sönmüş bir volkan gibi ya da gelgitli bir okyanusun karaya vurduğu tonlarca
balık gibi bir zaman parçası.
Var olmak istemediğimiz
bütün zaman bizi daha da yaşatıyormuşçasına vücudumuzda ruhsuz bir kuruluk
içimizde küçük kurtçuklar…
Kızarmış göz
bebekleri, ışığa dahi hassasiyeti düşmüş sanırım görmekte olmaktan bile yoksun.
Her dakikasında
gidişi hatırlatan kamaşan avuç içleri, bütün teni çekilircesine belki de
kesmeyen bir bıçak ile derisi süzülürcesine hissiz ama bir o kadar acı dolu.
Ne kadar
sürer bu yok olmuş yaşama hissi hiç bilemem.
Sanırım bu
bizim içinde bir kısım yok oluş belirtisi…
Öylesine çok
üç nokta kullanıyorum ki…
Şimdi inanmasak
ta ya da alnımızı seccadeden kaldırmasak da, bir yalvarma, bir feryat hali ruhumuzdaki…
Dileniyoruz,
su dilenir gibi, meme bekleyen bir bebek gibi…
Dileniyoruz.
İçimizi
kasıp kavuran, yazımızı kış eden hem de çırılçıplak bu duygu için merhamet
dileniyoruz.
Bütün hatıralarımıza
ruhsuzluk diliyoruz.
Ete kemiğe
bürünmüş bu dünyada kimi zaman, bir gidişten sonra yedi yaşında olsan dahi her
şeyi yaşamışçasına ve zaman orda durmuşçasına kuru ve çok kuru dudaklarımız ile
dileniyoruz.
Yorumlar
Yorum Gönder